KARAMANOĞULLARI HANGİ MEZHEPTENDİR


KARAMANOĞLULLARI   HANGİ MEZHEPTENDİ 

https://www.facebook.com/DunyaKaramanogullariBirligi/posts/114706898695508


Karamanoğulları ve Babailik Karamanoğulları Beyliği'nin kuruluş günlerinde liderlik yapan Nure Sufi'nin Anadolu'da Türkmenler arasında hızla yayılan Babailik mezhebine katıldığını ve şeyhlik yaptığından bir önceki bölümde söz etmiştik. Burada bir virgül koyup Babailik mezhebini hatırlayalım: Babailik, Baba İlyas ve talebesi Baba İshak Kefersudî'nin ortaya attığı bir Türk mezhebidir. Gerçekte ise bütün dinleri birleştirme iddiasıyla ortaya atılan bir dindir. Bütün dünyaya yayılarak genelleşmiştir. Şamanizm'den izler taşıyan bu Babailik mezhebi Anadolu Türkleri arasında taraftar bulmuştur. Babailer, Baba veya resul olarak andıkları Baba İshak'ın peygamber olduğuna inanırlardı. 13. yüzyılda Selçuklu Devleti'ni haylî uğraştıran Baba İshak asılarak idam edilmiştir. Babailiğin, Vefailik, Kalenderilik, Haydarilik ve Yesevilik olmak üzere dört heterodoks tarikat mensubunun teşkilatlayıp yönettiği, büyük çoğunluğuyla Türkmen zümrelerini içine alan, senkretik bir dini ideoloji kullanmasına rağmen, dini değil, sosyal-siyasi bir hareket olduğunu kabul etmek daha doğru görünüyor. Bektaşiliğin bu mezhepten türediği söylenebilir. Abdallık, Alevîlik, Çepnîlik, Hayderîlik, Kalenderîlik, Kızılbaşlık, Tahtacılık üzerinde de tesirleri görülen Babaîlik sonunda Bektaşîlik içinde erimiştir. Tekrar Karamanoğulları'na dönersek, Babailiği büyük ölçüde benimseyen bu beyliğin halkının gelecekte büyük ölçüde Balkan yarımadasına göç edeceğini ve Balkanlar'da Bektaşiliğin yayılmasına vesile olacaklarını hatırlatalım. Beyliğin Kuruluşu Karamanlılar; Anadolu’ya on bin oba (çadır) olarak geldiklerinde başkanları Sadeddin Bey’di. (12:yy. sonları, 13.yy. başları) Yazları Sivas yöresine gelip, kışları da İran taraflarına giderek konar-göçer bir yaşantı sürdürüyorlardı. Sadeddin Bey ölünce, yerine oğlu Nureddin’i bey seçtiler. Nureddin Bey ilk olarak Ermeniler elinde olan Ereğli kalesini aldı. Sonra Selçuklu sultanına asi olan Sivas beyi Hacı Bahadır elinden Si-vas kalesini de aldıktan sonra, bir de bağlılık mektubu yazıp kalenin anahtarını sultana göndererek bağlılığını bildirdi. Bundan çok mem-nun olan sultan; o sıralar Ermenek ve Mut yöresinde yaşayan Türk obalarının kalelerdeki Ermenilerden şikayet etmeleri üzerine Nureddin Bey’e bir mektup yazıp, asker çekip buralara gelmesini, kaleleri Er-meniler’den almasını, alabildiği kaleleri kendisine vereceğini bildirdi. Nureddin Bey,sultanın emrine uyarak askerlerini toplayıp 1227 yılı sonlarında Ermenek yakınında Kamış yaylasına kondu. İlk olarak Er-menek kalesini alıp kışı orada geçiren Nureddin Bey, İlkbahar’da Mut üzerine yürüdü. Kale dışında (şimdi Mut öreni) oturan Mutlularla bir-leşip Kaleyi kuşattılar. Kırk gün kuşatmadan sonra kaledeki Ermenile-rin Kız kalesine kaçmaları ile boşalan kaleye kale dışında oturan Mut-luların yerleşmeleriyle kale artık “Mut Kalesi” adını aldı. Daha sonra Gülnar ve Mara kalelerini de alan nureddin bey, aldığı kalelerin anahtarlarını sultana gönderdi. Sultan Alaeddin Keykubat çok memnun oldu, devlet göstergesi olan hil’at, kılıç, tabl ve alem gönderip aldığı kaleleri de Nureddin Beye bağışladı. Böylelikle Karamanoğulları Beyliği’nin temeli atılmış oldu. Nureddin Bey zaptettiği ve sultanın izni ile egemen olduğu bu bölgede asayişi sağladıktan sonra buradaki kuvvetlerin başına oğlu Karaman Bey’i bırakıp kendisi Sivas’ta olan obasının başına döndü. Orada Babai şeyhi Şeyh İlyas adında bir şeyhle tanıştı. Ona mürid ol-du, yedi yıl mağaralarda yaşadı “sofi” oldu. Şeyh İlyas’ın halifesi (ve-kili) olarak buralara tekrar geldi. Kuvvetlerinin başına geçti. 1256 yı-lında Silifke kalesini de aldıktan sonra artık yaşlanıp seferlere çıkma-ya gücü yetmeyince bütün yetkilerini oğlu Karaman Bey’e bırakıp kendisi Mut’un Yalnızcabağ köyü yakınındaki Değirmenlik yaylasına çekilip 1264 yılında ölünceye kadar orada oturdu. Öldükten sonra çok sevdiği bu yerde, Değirmenlik’te bir buruna defnedildi, üzerine bir türbe yaptırıldı. Türbe, çevredeki insanlar tarafından devamlı ziyaret edilmektedir. Türbenin gelir getiren epeyce bir vakfı vardı. Cumhuri-yet dönemine kadar takip edilerek hesaplarının kontrol edildiği arşiv belgelerinde görülebilir. Vakıf arazilerinden bazıları şunlardır: Bababolu çiftliği Bayram Şah Değirmenlik Oruç Han Değirmenlik’te 9 taşlı değirmen Kovan öşrü Galle (buğday) öşrü Kömüş alanı denen yerde bir tarla Kaynak oğan Atlay Öte yandan bazı kaynaklar, Nure Sufi'nin kesin ölüm tarihinin bilinmediğini söylemektedir. Nûre Sufî’den sonra oğlu Kerîmüddin Karaman, aşîret beyi oldu. Bu sıralarda Türkiye Selçukluları Devleti, Moğol-İlhanlıların kontrolüne girmişti. Karaman Bey; Ermenek, Mut, Gülnar, Mer’a ve Silifke kalelerini muhasara etti. Ermenek’i ele geçirdi. Sahip olduğu topraklarda, serbestçe hareket ediyordu. Bundan dolayı Türkiye Selçuklu sultanı Dördüncü Kılıç Arslan, Karaman Beyin hadise çıkarmasından çekinerek ona, Lârende (Bugünkü Karaman) Kalesini iktâ olarak verdi. Aynı zamanda kardeşi Bunsuz da, Selçuklu sultanının sarayında “candar” yani muhafız olarak görevlendirildi. Fakat, uç beylerinden bazılarının cezalandırılmasından endişelenen ve bir gün sıranın kendilerine geleceğini düşünen Karaman Bey, beraberinde kardeşi Zeynül-Hac ve Bunsuz olduğu halde, 20.000 kişilik bir kuvvetle Konya üzerine yürüdü. Ancak, Gevele Kalesi önünde yapılan muharebede Selçuklu veziri Muînüddin Pervâne, Karamanlıları mağlup etti. Karaman Beyin kardeşleri Zeynül-Hac ve Bunsuz .
Konyada yakalanarak idam edildİ


BABAİLİK

Prof.Dr.Selahattin Döğüş

https://www.beyaztarih.com/selcuklu-tarihi/babailik-ve-babailer-isyani

Anadolu Selçuklu devrinde, Orta ve Güney Anadolu’da yaşayan Babailer, dini-tasavvufi akımdan etkilenen Türkmen bir grup olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu Türkmen Babai zümresi, Sünni Müslümanlığın değerlerinden uzak, eski Şamanist geleneklerden etkilenen ve İslam cilasıyla bezenmiş bir inançsal yapıya sahiptiler. Konar-göçer halde yaşamaları ve yerleşik halkla uyum sağlayamamaları ile birlikte yönetimin benimsediği inançsal değerlerle çelişmesi, aradaki gerilimi zamanla daha da arttırdı. Hükümetin Türkmenler üzerindeki baskılarının yanında, Sadeddin Köpek tahakkümündeki II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kötü idaresi sonucu oluşan otorite zafiyeti, tarihte bilinen adıyla Babailer İsyanı’nın patlak vermesine yol açtı.

Ortaçağ Anadolu’sunun en önemli siyasi ve dini-tasavvufi olayı Babailer isyanıdır. Bu isyana geçmeden önce isyanı çıkaranların hangi sosyal tabana dayandığının bilinmesi gerekir. Türkler Anadolu’ya yoğun bir şekilde 1071 Malazgirt zaferinden sonra girmeye başlamışsa da Moğol istilasının önünden kaçıp Anadolu’yu gelen göçmenlerin sayısı ve niteliği çok daha önemlidir. 10.asırdan itibaren başlayan Türk göç dalgaları hemen hemen aralıksız 14.asıra kadar devam etti. Müslüman Oğuz kitlelerinin Horasan ve Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye gelenlerin nüfus yapısı hareketli göçmen obalardan oluşması, hayvan sürüleriyle ve çadırlarıyla gelmeleri açısından farklı bir özellik taşımaktadır. Münhasıran birçok Türkmen babası, çeşitli derviş tarikatlarına mensup Türk ve gayritürk yığınla derviş ve şeyhleri bu göçle birlikte Anadolu’ya akın ederek Türk tasavvuf hayatının temellerini attılar. Bu Oğuz Türkmenleri, Anadolu’nun İslam tarihinde şüphesiz en büyük rolü oynamış Türkiye tarihinin de en ilgi çekici sosyal ve dini konularından birisi olmuştur.1

Orta Asya içlerinden başlayan Moğol fırtınası batıya doğru hızla ilerlerken önündeki Türk boylarını ezip geçmiş, karşı koyan son engel Harzemşahlar da daha fazla dayanamayıp dağılmışlardı. Türk hâkimiyetindeki şehirler tamamen harap olmuş, bölgeyi terk eden halkın çoğunluğu Anadolu’ya göç etmiştir. İran Selçuklularının Harzemşahlar tarafından yıkılmasından sonra yine bazı göç dalgalarıyla birlikte özellikle Oğuzlar yani Türkmenler Anadolu’ya yerleştiler.Üstelik bu göçlerle İranlı yerleşik Türk unsurunun, İran mistiklerinin veya İran mistisizminden etkilenmiş sufi ve dervişlerin Anadolu’yu şenlendirmesi bakımından ayrı bir önemi vardır. Göçebelerin ekserisi Oğuzlar idiyse de bunlar arasında farklı Türk boylarından aşiretler ve şehirli unsurlar da vardı.3

Özellikle Cengiz orduları tarafından Harzemşahların yıkılışı Babailer isyanı açısından ayrı bir önem taşır. Birçok Harezmli Türkmen obaları Anadolu Selçuklularına sığındı. Nihayet Maveraünnehir, Horasan ve Azerbaycan sahalarının Moğollarca kesin olarak zaptı, birçok Türkmen aşiretlerini Anadolu’ya itti. Bu göç dalgaları 13.asır Anadolu’sunun sosyal, iktisadi, dini ve kültürel hayatının geniş ölçüde değişmesine ve gelişmesine yol açmıştır. Değişik sosyal tabakalara mensup Türk ve İranlı göçmenler bu gelişime katkıda bulunmuşlar, bu yüzyılda Türkiye Selçukluları hemen her yönden zirveye ulaşmıştır. İranlı yönetici ve mütefekkirler Anadolu şehirlerindeki dini ve kültürel hayatın inkışafında önemli roller üstlendiler. Türkistan sahalarından gelen şehirli Türklerin de bu hususta büyük payları oldu.4

Babailer adı verilen dini ve mistik zümreyi oluşturan sosyal taban göçebe ve yarı göçebe Türkmen kitlelerine dayanmaktadır. Anadolu’nun sosyal, siyasi, dini ve iktisadi tarihini etkileyen ve çıkardıkları geniş ve korkunç isyanda olduğu gibi birçok sosyal hareketlerde en etkili rolü oynayan zümre, Babailerdir. Gerek demografik üstünlük, gerekse isyana fiilen katılan ve onu tatbik safhasına geçiren esas kitle olarak söz konusu zümrelerin başında konar-göçer Türkmenler (Oğuzlar) gelmektedir. Bununla birlikte Anadolu’nun kırsal kesimlerinde ve uçlardaki İslamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerini de bunlar gerçekleştirmişlerdir. Henüz eski inanç ve geleneklerinden çok şeyler muhafaza eden ve İran kültüründen uzak kalan bu Türkmenler, Anadolu’yu sayısız kalabalık kitleler halinde doldurmuşlardır. Oğuzlar ve muhtelif boy, oymak ve aşiretleri, bütün ananevi teşkilat ve kabile örf adetleriyle Anadolu’nun doğu ve orta kısımlarına yayıldılar. Selçuklu hükümeti, onları kontrol altında tutmak için doğu ve orta Anadolu’nun bozkırlarına küçük obalar halinde ve aşiret yapılarını bozarak yerleştirmeye çalıştı. Keza onlar Horasan’da yaşadıkları şartlara benzer mıntıkalarda yaşamayı tercih ediyorlardı. Bunun sonucunda Türkmenler, Artuklu, Danişmendli, İnallı gibi kendilerini yöneten ailenin veya reislerin adını taşıyan yeni yeni oymaklar meydana getirdiler.5       

Bu Türkmen göçebe zümrelerinin sadece çadırlarda yaşayıp hayvan sürülerinin peşinden gidip sürekli yer değiştirdiklerini düşünmemek gerek. Büyük bir çoğunluğu yaylak-kışlak hayatı yaşayan bu Türkmenler konar-göçer olup, Anadolu’da pek çok köy ve yere, bilinen Oğuz boylarının adlarını vererek göçle birlikte geniş bir iskana da konu olmuşlardır.6

Bu zümreler zor tabiat şartlarıyla mücadele etmek zorunda kaldıkları için geçimlerinin ana kaynağı hayvancılık olduğu gibi, yağmacılık da yapmaktadırlar. Göçebelik felsefesinde toprak üzerinde mülkiyet mefhumu gelişmediği için sosyo-iktisadi hayatlarının temeli olan geniş hayvan sürülerini doyurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazırdırlar. Onların bu hayat tarzının oluşturduğu çok güçlü bir geleneksel yapı ve aşiret dokusu vardır. Bu yapı içinde aşiret reislerine ve bir anlamda geleceklerinin garantisi olarak gördükleri beylerine ve dini önderlerine sarsılmaz bir imanla bağlıydılar. Sonuçta sıkı bir gelenek ve örf disiplini içinde yaşıyorlardı. İşte bu çok sıkı geleneksellik ve töreye bağlılık, yerleşik hayata ve onun değerlerine soğuk bakmayı netice vermiş, bu yüzden sosyal ve kültürel seviyeleri, Anadolu Selçuklularından beri Osmanlı tarihi boyunca da fazla bir değişiklik ve gelişme göstermemiştir denilebilir.       

Bu sert geleneksel yapı yüzünden, onları yerleşik hayata geçirmeye ve kontrol altında tutmaya çalışan merkezi hükümetlerle ve kendilerine hor bakan yerleşik unsurlarla kolay kolay uzlaşmaz bir süreç içinde yaşamayı sürdürmüşlerdir. Başta vergi olmak üzere kendilerinden istenen hizmetlerden kaçtıkları gibi, aşiretlerini düzene koymak isteyen devletin baskılarına karşı hemen ayaklanıyorlardı. Ayaklandıkları zaman şehir, kasaba ve köyleri ağır bir şekilde yağmalarlardı. İşte bütün bu davranışları Babailerin ön ayak olduğu büyük isyanda görmek mümkündür.7

Bu Türkmen zümreleri, yüzeysel bir Müslümanlıkla birlikte taassuptan uzak, İslam’ın inceliklerini idrak edemeyen, dini emirlere karşı lakayt, eski inançlarının, Şamanist geleneklerinin İslam cilasıyla bezenmiş basit bir şeklini yaşıyorlardı. Onlar, müfrit Şii ve gayri Sünni Türkmen babalarının manevi nüfuzu altında idiler. Bunlar 13. yüzyıl Anadolu’sunda klasik tasavvuf anlayışının dışında bir çeşit halk tasavvufu oluşturmuşlardı. Bu yolla tasavvuf, Anadolu’da göçebe çevrelerde kuvvetli temsilciler bulmuş, bozkırlarda bu Türkmenler arasında eski Şaman, kam ve ozanlara benzeyen babalar, medrese menşeli fakihlerin öğrettiklerinden daha basit ve sade bir İslam anlayışı yayıyorlardı. İran kültürünün her türlü etkisinden uzak ve Türkçe konuşan bu ahali, baba, ata veya dede unvanı taşıyan söz konusu şahsiyetlerin telkinlerini heyecanla dinliyorlardı. Muhtelif heterodoks (gayrisünni) zümrelere mensup halk sufilerinin taşıdığı bu unvanlar, ekseriya Anadolu’ya göç etmiş dervişleri belirten “Horasan Erenleri” genel adıyla anılıyorlardı. Aşıkpaşazade’nin Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları) ve bazı dini kaynakların abdal dediği bu Türkmen babalar, özellikle medrese çıkışlı hocaların etkisinden uzak olan uçlarda bulunuyorlardı. Dini hayat ve sufi cereyanlar göçebe Türkmen aşiretleri arasında daha canlı, samimi, daha coşkun ve eyleme geçmeye hazır ve müsaittir. Metafizik düşünceler, derin tasavvufi mevzular bu ilkel muhitte gayet basitleşerek ameli ve somut şekiller alır. Ahlak felsefesinin ilkeleri, derhal sert bir hayat anlayışı haline gelir. Selçuklu devlet adamlarının mahirane siyasetleriyle Anadolu’nun her tarafına yönlendirilen bu Oğuz Türkmenleri, Küçük Asya’yı Türkleştirdikleri gibi Türkiye’nin dini tarihinde en büyük rolü oynamışlardır.8      

Muhtelif menşeli (Kalenderî, Haydarî, Yesevî, Vefaî vs.) bu dervişler, kendilerince münasip gördükleri yerlere müritleri, aileleri ve hatta bazen aşiretleri ile yerleşiyor ve tekkeler açıyorlardı. Tekke ve zaviyelerin etrafında şekillenen hayatın maddi ve manevi her yönüyle meşgul oluyorlardı. Bu zaviyeler çeşitli maslahatlar için devlet tarafından destekleniyordu. Boş ve tenha araziler iskâna açılıp şenlendiği için çeşitli imtiyazlara sahip olan tekke şeyhleri, Selçuklu ve ilk Osmanlı hükümdarlarınca özellikle teşvik ediliyorlardı.9Böylece elverişli arazilerde zaviye açarak yerleşen bir takım vakıflar tesis eden Türkmen baba ve şeyhler, zamanla büyük ve zengin aynı zamanda mahalli kudrete sahip zümreler haline geliyordu. Şeyh Edebali, Baba İlyas, Baba İshak, Geyikli Baba vd. gibi.

Bununla birlikte Anadolu’nun bir hoşgörü yurdu olması, Selçuklu hükümdarlarının müsamahalı politikaları İslam Dünyasının her tarafından nüfuzlu şeyh ve mutasavvıfları buraya çekiyordu. Necmeddin-i Kübra’nın taraftarları Mevlana ve ailesi, Endülüslü İbn Arabi, Evhaduddin-i Kirmanî, Ahi Evren ve daha birçok büyük mutasavvıf ve evliya zatın toplanıp tarikat adab ve erkanını, tasavvuf sistemlerini rahatça yaydıkları bir belde olmuştur Anadolu. Bunlar daha çok aydın ve üst düzey sınıflar arasında etkiliydiler. Eski İran hikmetinin izlerinin taşıyan bu tasavvufi akımlar faaliyetlerini uç ve kırsal bölgelerden ziyade Orta Anadolu’nun önemli kültür merkezlerinde icra ediyordu.

Şurasını belirtmeliyiz ki, Türk, Türkmen ve Yörük kelimeleri zamanla değişik anlamlar kazanarak farklı yerlerde kullanılır olmuştur. Gerek Selçuklu ve özellikle de Osmanlılar zamanında Türkmen kavramı ile isyana meyilli göçebe unsurlar kastedilirken, bir anlamda Kızılbaş-Alevi kavramlarını çağrıştırır olmuştur. Devrin yazarları Türkmenleri belirlemek ve yerleşiklerden ayırt edebilmek için Etrak-i bi-idrak (cahil Türkler), Etrak-i mütegallibe (zorba Türkler), Etrak-ı na-pak (kirli, pis Türkler), Etrak-i havaric (isyancı, dinsiz Türkler) gibi aşağılayıcı kavramlarla anılmıştır.10Türkmenler de yerleşikleri yatuk, miskin ve tembel yakıştırmalarında bulunmuştur. Her iki kesim arasındaki sosyal çatışma Babailer isyanının körükleyen sebeplerden biri olarak gösterilebilir. Şurası da gerçektir ki Babailer isyanından sonra Anadolu, Moğol hakimiyetine girince Oğuzların deyimiyle yatuklar, yani oturak Türk halkı mukadderatına teslim olurken, göçebe Türk unsurları Türkmenler, Moğollara karşı istiklal mücadelesine girmekten kaçmadılar.

Anadolu’daki Türkmenler Osmanlı Devletini kurdukları gibi (Selçuklu Devletini de Oğuzlar kurmuş idi) aynı zamanda dini ve sosyal tarihimizin önemli bir parçasını oluşturdular. İlk defa Babailer İsyanı ile belirginleşen iki farklı toplum arasındaki dini farklılık, birbirine paralel heterodoks ve ortodoks iki kutup şeklinde günümüze kadar gelmiştir. Bir tarafta çevreyi temsil eden merkezkaç kuvvetler (günümüzde Alevi-Bektaşi zümreler), karşısında da onları sürekli sünnileştirmeye çalışan ve merkezi temsil eden ortodoksi-sünni devlet. Bu isyandan sonra Anadolu’da meydana gelen bütün sosyal hareketlerde, dini ve sosyal olaylarda hasılı Bektaşiliğin ortaya çıkmasında Babailer temel rolü oynamışlardır.

Babaîler İsyanı

Babaî hareketinin önderleri Türkmen babaları, uçlarda ve Türkmen muhitlerinde büyük bir etkiye sahipti. Öyle ki ilk Osmanlı hükümdarları bile bu gücün farkında olarak bu şeyh ve dervişlerle çok iyi geçiniyorlardı. Selçuklu saltanat mücadeleleri sırasında Alaaddin Keykubad ve İzzeddin Kaykavus, Türkmenler ve Babailerin desteğini arkalarına almışlardı. Bu isyan bastırıldıktan ve ardından Selçuklu devleti yıkıldıktan sonra uçlara doğru dağılan bu Türkmenler daha rahat hareket ederken bütün enerjilerini, Karamanoğullarının ve özellikle Osmanlı Beyliğinin gelişip büyümesine harcadılar.

Başta Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l-Kudsiyye adlı kaynak eseri, isyanın mahiyeti, tesirleri ve sonuçları hakkında önemli bilgiler vermiştir. Ardından İbn Bibi’nin Selçuknamesi ve Selçuklu kaynakları kısmen isyanın korkunç sonuçlarından bahsederken, Elvan Çelebi gibi kendisi de Babaî soyundan gelen Aşıkpaşazade isyandan (savaştan) zımnen bahsetmektedir.

İsyanın sebepleri

Baba Resul isyanının muhtelif sebepleri arasında iktisadi olanlar en başta gösterilmiş, halkın yaşadığı sosyo-iktisadi bozuklukların isyana sebep olduğu görülmüştür. Özellikle Rus Türkologlar iktisadi sebeplere dayandığını öne sürdükleri bu isyanın bir köylü ayaklanması olduğunu belirtirler.11

Selçuklu Devletinde 13. asrın ilk çeyreğinden sonra toprak rejimi bozuldu, özel mülkiyet, göçebeler hayati öneme sahip müşterek mülkiyet aleyhine gelişmeye başladı. Bu bozulma köylerde de hatırı sayılır özel mülklere sahip bir toprak aristokrasisinin çıkmaya başlaması şeklinde görülebilir. Bu toprak sahipleri köylüleri ırgat olarak kullanıyordu. Böylece köylülerle devlet arasında bu büyük toprak sahiplerinden ibaret bir aracı sınıf meydana geldi.12 Üstelik askeri iktaların vakıf haline dönüştürülüp sipahilerin ve bazı ümeranın öldükten sonra bu arazileri evlatlarına bırakmaları, büyük çapta Türkmenlerin hayvanlarını otlattığı mera ve kışı geçirecek kışlak ve yaylak gibi ortak arazilerin miktarının azalmasına ve bu hususta sosyal hayatlarında bir kriz doğmasına sebebiyet vermişti.13Bu arada sürekli artan göçlerle birlikte Anadolu’da Türkmen nüfusundaki artış da toprak üzerindeki payı azaltmıştı. İlk zamanlar bu göçmenler mahir Selçuklu bürokratlarında sınırlarda ve Anadolu’nun geniş bozkırlarında yerleştiriliyor ve Bizans aleyhinde akınlarda bulunarak hayvan sürüleri için bakir meralar buluyorlardı. Ancak Moğol idarecilerinin doymak bilmeyen sömürüleri ve siyasi çekişmelerin sebep olduğu karışıklıklar bu rahat düzene son vermişti.

İsyanın gelişip kısa zamanda geniş bir alana yayılmasının sebebini gittikçe artan nüfus kesafetinde aramak doğru olur. Türkmenlerin ısrar ettikleri hayat tarzı ve büyük hayvan sürüleriyle mevsimsel hareketleri, yerleşiklerin ekili arazi ve mallarına zarar veriyor bazen köyleri yağmalanıyordu. Bundan kervanlar da nasibini alıyordu. Bu da yerleşiklerin rahatsızlığına sebep oluyordu. Türkmenlerle yerleşik hayata geçmiş Türklerin hayat tarzları arasındaki farklar bu iki toplum arasında çatışma ve husumete sebep oluyordu. Öte yandan Selçuklu hükümeti, sırtını İranlılara dayarken Türkmenlerden yüz çeviriyordu. Şehirlilerin ve hükümetin konar-göçer Türkmenleri hor görmeleri Türkmenlerin merkezi otoriteye karşı çıkmalarında rol oynuyordu. Bu isyan sosyal niteliği itibariyle kendisine yabancılaşmış, kendisini horlayan devletine karşı konar-göçer Türkmen kitlesinin psikolojisini anlama bakımından çok iyi bir yol göstericidir. Büyük Selçuklular zamanındaki Oğuz isyanında da tıpkı Babailer isyanındaki gibi ağır vergiler ve aşağılanma önemli bir sebep teşkil etmişti. Her iki hareket de aynı toplumsal psikolojiden kaynaklandığı görülmektedir.    

Hükümetin Türkmenler üzerindeki baskıları yanında II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kötü idaresi de eklenince Türkmenleri eşkıyalık olayları baş göstermişti. Devlet işleri vezir Sadeddin Köpek gibi muhteris ve keyfi yöneticilerin idaresine bırakılmış bu da birçok huzursuzluk ve kargaşalıklara neden olmuştu.14 Anadolu’ya dışardan yapılan kışkırtmaları da belirtmek gerek. Üstelik bazı menfaat grupları Türkmenlerin bu durumundan istifade edip kendi amaçlarına ulaşabilmek için bunları kullandıkları da bir gerçektir. Zira bu göçebe Türkmenler, dinamik, ihtilale meyilli, kaba ve cahil kimseler olup kullanılmaya müsait mahiyetleri de göz ardı edilmemelidir. Ayrıca bu sırada Anadolu ve Kuzey Suriye’de yağma hareketlerine girişen en son Celaleddin Harzemşah’ın öldürülmesinden sonra başıboş kalan Harezm Türklerinin kışkırtmalarını da belirtmek gerek. 

Dış tahrikler arasında dönemin Ortadoğu siyasi konjonktürünün etkilerini de hesaba katmak gerek. Selçuklular ile Eyyubiler arasında Güneydoğu ve Kuzey Suriye toprakları üzerindeki hakimiyet mücadelesi, bir de Moğolların ortaya çıkıp Türkmenleri tahrik etmesiyle birlikte isyana meyilli toplulukların sayısı artmış görünmektedir.  

Türkmenlerle yerleşik ahali arasında önemli farklılıklardan biri de İslami anlayış ve dini yaşayış farklılıklarından kaynaklanmıştır. Şehirli kesimler medreselerde öğretilen ve işlenen kitabi esaslara dayalı bir İslam anlayışını ve devletin resmi desteğini de sağlayan sünni Müslümanlığı benimsemişti. Konar-göçer kesimler ise önce İranlı sonra Türk sufiler tarafından getirilen tasavvuf ağırlıklı bir mistik Müslümanlık anlayışını benimsediler. Kısa zamanda geleneksel inanç yapılarının rengini alan ve aşiret hayatının gerçeklerine uygun bir şekil alan bu Müslümanlık, Sünni Müslümanlıktan birçok bakımdan farklılaştı. Uzmanlar tarafından Halk İslamı denilen Müslümanlık tarzı Türk göçleriyle beraber 11. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya girdi ve birtakım popüler sufi çevreleri temsil eden Türkmen babaları etrafında odaklaştı.15    

Onlar, mütemadiyen devam eden göçlerle yenilenen ve kuvvetlenen heterodoks bir din anlayışını doğal olarak benimsemişlerdi. Büyük çoğunluğu okuma yazma dahi bilmeyen bu insanların kafa yapıları İslam dininin inanç esaslarını ve günde beş vakit namaz ve oruç gibi esaslarını kavramaya ve uygulamaya müsait değildi. Onlar ancak Türkmen babalarının hurafelerle karışık aşiret yapılarına uygun, tasavvufun basitleştirilmiş fikirleriyle yorumlanmış bir Müslümanlığı tercih ediyorlardı. Sünni Müslümanlığın kadın erkek bir arada bulunmasını yasaklayan gereklerine karşılık babalar, yaşadıkları hayat gereği, sabahtan akşama kadar kadın erkek bir arada bulunan Türkmenlerin kadın erkek toplu dini ayinlerine ses çıkarmıyorlardı.

Bu sade dil ve basit din anlayışlı Türkmenler, doğal olarak propagandaların etkisine de kolayca girebiliyorlardı. Baba Resul İsyanı’nın çıktığı sahalardan biri olan Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye Türkmenleri, 11. yy.dan beri Batınîlerin (İsmailîler) propagandalarına konu olmuşlardı. İsmailîlerle birlikte Moğol istilasından kaçıp bu bölgeye sızan dailerin yürüttüğü faaliyetleri de eklemek lazım.16 O halde 13. yüzyılda Anadolu’da faaliyet gösteren tarikatlardan bazılarının mensubu olarak bilinen ve aslında birer İsmailî daisi olan derviş ve şeyhler, Türkmen babaları, Türkmenler arasında mükemmel bir surette İsmailîlikten kaynaklanan tasavvuf anlayışını yayabiliyorlardı. Bu yüzden zor zamanlarda “gaipten zuhur edecek bir mehdi”nin gelmesi gibi daha çok Şiîliğe uygun bir inancın Baba İlyas tarafından kolayca Türkmenler arasında yayılması, pek tabii idi. Zaten Baba Resul (İlyas)’ün fikirleri, dini alanda da Türkmenlerin yabancısı değildi ve hararetle benimseniyordu.17     

Anlaşılıyor ki bu müsait ortamda Türkmen babalarının propagandaları cevap buluyordu ve Baba Resul’ün adamları burada ayaklanmaya hazır adamları bulabiliyordu. Nitekim yukarıda anlatılan sosyo-iktisadi ve siyasi memnuniyetsizliğin etkisi kadar bu heterodoks (ihtilalci ve mesiyanik) Türkmen Müslümanlığının önemli bir rolü bulunduğundan şüphe yoktur.

Sonuç olarak, birçok iktisadi ve sosyal faktörler buna ilave olarak Baba Resul’ün propagandalarını tereddütsüz kabule yarayacak elverişli dini şartlar, nihayet iç ve dış siyasi teşvik ve tahrikler Türkmenleri içinde bulundukları zor hayat şartlarını değiştirmek ve siyasi iktidarı ele alarak devleti bizzat ele geçirmek amacıyla ayaklanmaya itmiştir.

Baba Resul (Baba İlyas) İsyanı ve İsyanın Bastırılması

İbn Bibi’nin Selçuklu kaynağında isyanın lideri olarak Baba İshak’tan bahsediliyorsa da18 bugün artık bu isyanın gerçek liderinin halk arasında Baba Resul olarak da bilinen Baba İlyas olduğu, Baba İshak’ın ise isyanın ikinci adamı olarak Baba İlyas’ın sağ kolu durumunda olduğu anlaşılmıştır. Bu isyan siyasi ve sosyal bir karakter taşımakla birlikte dini anlamda da büyük sonuçlar doğurmuştur.

Baba İlyas’ın tam adı Ebu’l-Beka Şeyh Baba İlyas b. Ali Horasanî olup Moğol istilasıyla Anadolu’ya gelmiş bir Türkmen babasıdır.19 Horasan menşeli olduğu sanılmaktadır. Elvan Çelebi’nin Anadolu’ya gelip yerleşmesi konusunda verdiği bilgiler dışında önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Dede Garkın ve halifesi Baba İlyas, Babai sülalesinden gelen Aşıkpaşazade ve Elvan Çelebi’ye göre Tacü’l-Arifin Ebu’l-Vefa (ö. 1107)’nın halifelerindendir. Vefailik, Yesevilik’e benzeyen ve Anadolu’daki Türkmenler arasında yaygın bir tarikattır. Dede Garkın, Baba İlyas’ı Rum diyarına göndermiş, o da Amasya yakınlarında Çat köyüne yerleşerek bir zaviye açmıştır.20  

Baba İlyas üst sınıf bir Türkmen şeyhi olmakla birlikte Türkmen gelenekleri içinde halkın kendisinden beklentilerini gördükçe peygamberlik davasıyla işe başlayacaktır. Bu arada sihir ve büyü gibi eski Şamanist geleneklerden unsurları da bu yolda kullandığı anlaşılmaktadır. O kendisini resul, mehdi, veli olarak göstermiş, kendisini, Türkmenleri Selçukluların zulmünden kurtaracak ilahi bir şahsiyet olarak lanse etmiştir. Öyle ki kadın erkek herkes canını ve malını bir peygamber ve kurtarıcı olarak gördüğü bu adam uğrunda feda etmeyi büyük şeref saymıştır.

Baba İshak ise Baba İlyas’ın baş halifesi olarak Samsat ve Kefersud çevresinde isyanı fiilen başlatıp Maraş’tan Anadolu içlerine doğru yayılmıştır. Baba İshak, bir harici (huruç eden, asi) olup eskiden beri bölgede bir zaviye açıp mürit toplamıştır. Hokkabazlık ve sihirbazlık yapıp bununla Türkmenleri kolayca kandırıyordu. Elvan Çelebi ise ona, İshak-ı Şamî demiştir. Prof. A.Y. Ocak, Baba İshak’ın isyanın şefi Baba İlyas tarafından Güneydoğu Anadolu’ya gönderilmesini Kefersudlu olması yanında mühtedi bir aileden gelmesi ve orada gayrimüslim nüfusun çoğunlukta olmasına bağlamıştır. Yani isyanı fiilen başlatan Baba İshak, buraya gönderilmiş ve isyanı bu kozmopolit bölgede başlatmış olmaktadır.21 Anadolu Babai hareketinin lideri olarak Baba İlyas, hareketi Amasya’da sevk ve idare ederken, Baba İshak da baş halifesi sıfatıyla Adıyaman ve Şam bölgesine gönderilmiştir.

İsyan iki bölgede başlıyordu. Baba İlyas’ın bulunduğu asıl merkez Orta Anadolu bölgesi ile Güneydoğu Anadolu bölgesi, en yoğun Türkmen nüfusunun bulunduğu bölgelerdir. Bölge kırsalında yaşayan köylü ve konar-göçer kitleler keramet gösterdiklerine inandıkları bu iki Türkmen Babasının peşine düşerek büyük bir talan ve yağma hareketiyle işe başladılar. Bir vergi memurunun kendisine haksızlık ettiğini bahane ederek isyanı başlatan Baba İshak, merkezde Baba İlyas’la buluşmak üzere harekata başlamıştır. Adıyaman, Maraş, Elbistan ve Malatya’ya doğru uzanıyorlardı. Kendilerine vaad edilen sözde cennete ve ganimetlere sahip olmak üzere var güçleriyle, çoluk-çocuk ve davarlarıyla birlikte harekete geçerek Baba Resul’e ulaşmaya kararlıydılar. Baba İlyas’ın peygamberliğine inanmayanları ve harekete katılmayanlar öldürülüyordu. İsyan yönetimden ve yaşadıkları hayattan memnun olmayan unsurların katılımlarıyla gittikçe büyüyordu. Hareketten faydalanıp ganimet peşinde koşan serseri çapulcu sınıflar da isyana katılıyordu. Elvan Çelebi, isyanın 1239’da kesin olarak başladığını bildirmektedir.22 Selçuklular Baba İlyas’ın Amasya’da hazırlıklara başladığını duyar duymaz Çat kasabasını kuşattıysa da Baba İlyas’ın daha önce kaçarak Amasya Kalesine sığınmıştı.          

Malatya valisi yerli kuvvetler hariç, Kürtlerden ve bir kısım gayrimüslim ahaliden derlediği birliklerle Elbistan yakınlarında Babailere karşı koyduysa da başarılı olamamıştır. Üstelik isyana katılımlar daha artıyordu. Amasya istikametine yönelen Babailerin bir bölüğü de Sivas’a gitmiş orada karşı koyanlar da yenilmişti. Bu moralle Amasya’ya doğru yol alırken Tokat’ı da yağmaladılar. Bu arada Selçuklu sultanı ise durumundan endişe ederek Konya’yı terk etmiş, Kubadabad’a sığınmıştı. Bir yandan da Armağanşah kumandasında bir orduyu Amasya’ya sevketti. Amasya ahalisi de şehri asilere karşı savunmaya hazırlanıyordu. Amasya kalesine sığınmış olan Baba İlyas burada sıkıştırılmış ve sonunda Baba İlyas ve müritleri Selçuklu kuvvetleriyle çarpışmaya başladıysa da başarılı olamayarak hayatını kaybetmiştir.23   

Baba Resul’ün ölümünden kısa bir süre sonra Amasya’ya gelen Baba İshak komutasındaki Babaîler, durumu kabullenmek istemediler ve Baba İlyas’ın öldüğüne inanmayarak teslim olma teklifini reddettiler. Asiler, “Baba Resul, Resulullah” naralarıyla kadın erkek bütün güçleriyle Selçuklu askerlerine saldırdılar. Korkunç bir mücadeleden sonra Babaîler Selçukluları bir kez daha yendiler ve Hacı Mübarüziddin Armağanşah’ı öldürdüler. Bu zaferin vermiş olduğu coşkunluk ve sultana duymuş oldukları kin ve öfkeyle Konya’ya yöneldiler.24

Selçuklu ordusu Emir Necmüddin komutasında olduğu halde Türklerden başka Kürtler, Gürcüler ve Frank askerler vardı. Konya’ya ulaşmak üzere Kırşehir istikametinde ilerleyen Babaîler, bütün ağırlıkları, kadınları, çocukları ve sürüleriyle Malya ovasında toplandılar. Nihayet Kırşehir’e hareket eden Selçuklu kuvvetleri de 1240 yılında Kırşehir yakınlarındaki Malya ovasında Babaîlerle karşı karşıya geldiler. Şiddetli bir hücum karşısında aylardır yenilmeyen Babai Türkmenler, saldırının şokuyla ağırlıklarının arkasına sığınarak savunmaya çalıştılarsa da yenilmekten kurtulamadılar. Savaş, Selçuklu ordusundaki gayrimüslimlerin katkısıyla ancak kazanılabilmişti. Türkmenlerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirilirken Baba İshak da öldürüldü.25  

İşte aylar boyunca Selçuklu Devletini meşgul eden ve devletin gücünü şiddetli bir şekilde sarsan, sultanın tacını tahtını bırakıp başkentten kaçıran büyük ve korkunç isyan bu şekilde sona erdi. Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev, tehlikenin bertaraf edildiğinden emin olduktan sonra Konya’ya geldi ve tekrar eğlenceli hayatına döndü. 

İsyanın Sonuçları

Bu isyana katılan Türkmenlere artık Babaîler denecektir. Bu savaştan kurtulabilenlerin ekserisi Batı Anadolu’daki Beylikler sahasına gittiler. Babailer hareketi, bütün Anadolu Türk tarihinin en geniş kapsamlı ve en büyük isyanlardan biri olduğu için Selçuklu tarihinde de bir dönüm noktası olmuştur. Bu hareket Anadolu’nun dini ve düşünce tarihi açısından da bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Ortodoks sünni kesimlerle heterodoks ve marjinal topluluklar arasındaki ayırım ilk kez bu kadar kesin çizgilerle ayrıldığı olaydır. Bundan sonra Anadolu’da kurulan bütün hükümetler Türkmenlere kuşkulu gözlerle bakacak ve gayrisünni topluluklarla tarikatlar her zaman için potansiyel bir tehlike unsuru olarak görülerek kontrol altında tutulmaya çalışılacaktır.      

İsyandan kısa bir süre sonra devlet, siyasi, sosyal, iktisadi ve en önemlisi de askeri yönlerden zaafları tam olarak belirginleşmeye başladı. Anadolu sınırlarında bekleyen Moğollar, devletin bu zaafından faydalanarak Anadolu’ya saldırdılar ve 1243 yılında Kösedağ’da meydana gelen savaşta Selçuklu ordusu doğru dürüst çarpışmadan mağlup oldu. Dolayısıyla Babailer isyanından sonra Anadolu Moğol hakimiyetine girmiş oldu.

Babaîlik, bir tarikat olmaktan ziyade, Yesevi, Kalenderi, Haydari, Vefaî vd. tarikat mensuplarının örgütleyip yönettiği büyük çoğunluğuyla Türkmen zümrelerini içine alan bir harekettir. Senkretik bir dini ideoloji kullanmasına rağmen dini olmaktan ziyade siyasi-sosyal bir harekettir. Bu hareket başarısız bir isyan girişiminde bulununca sürekli baskı ve takibattan kurtulmak için temelindeki sufi kuruluşlar gibi dini-mistik bir niteliğe bürünmek zorunda kalmıştır. Aşıkpaşazâde’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Anadolu’da etkili olan dört önemli kuruluştan biri olarak saydığı Abdalân-ı Rum (Anadolu Abdalları), Babaîlerin geçirdiği değişim ve dönüşümün sonucu olmalıdır. Bu dönemi anlatan hiçbir Osmanlı kaynağı bu kuruluştan bahsetmemesine rağmen, bir tek Baba İlyas’ın soyundan gelen bir şeyh olarak Aşıkpaşazade’nin Abdalan-ı Rum’u zikretmesi ve Osmanlı’nın kuruluşundaki öneminden bahsetmesi kanaatimizce bunun bir göstergesidir.          

Selçuklu devletinin inkırazı başladığında Türkmen Beylikleri topraklarında bu meyanda Osmanlı Beyliği sınırlarında abdal ve baba lakaplı bir takım dervişler görülmeye başlamıştı. Bunlar Bizans’a karşı yürütülen gazalara katılıyor, müritleriyle beraber fethettikleri topraklarda zaviyeler kurarak bölge halkını da İslamlaştırıyorlardı. İlk dönem Osmanlı kronikleri ve 15. yüzyılda yazılmış bazı menakıbnameler, onların kerametleriyle karışık hikâyelerle doludur. Dolayısıyla Babaî hareketi, başlangıçta tamamen siyasi ve sosyal bir mahiyet arz ederken zamanla yukarıda anılan değişik dini zümreleri kendi bünyesinde eriten ve kaynaştıran bir dini-mistik akım haline geldi. Baba İlyas’ın senkretik doktrini, bu zümreleri ortak bir hedef etrafında birleştirmeyi başardı. Fakat bu hareket, siyasi hedefine ulaşamayınca Baba İlyas’ın etrafındaki Türkmen babaları, ideallerini fikri yoldan hareketle gerçekleştirmeyi düşünüp ona göre programlarına yön verdiler. Her biri Anadolu’nun değişik yerlerine dağılarak zaviyeler açtılar. 14. yüzyıla gelindiğinde yeni kurdukları devletçiklerde dini dayanak arayan Türkmen beylerinin toprakları Sulucaraöyük ocağı gibi yüzlerce ocaktan yetişen yeni şeyh ve dervişlerin kaynaştığı yerler oldu. Daha Aşıkpaşazade’den yüzyıl önce Elvan Çelebi, onları abdal lakabıyla anıyordu. Baba İlyas’ın bu dip torununa göre onun halifeleri her gittikleri yerde Türk diliyle düşüncelerini etrafa yayıyorlardı.26 Baba İlyas’ın hatırası hala dillerde dolaşıyordu. 14. yy.da Osmanlı arazisinde bulunan ve Rum Abdalları zümresinin en ünlülerinden Geyikli Baba, Orhan Gazi’nin adamlarına “Seyyid Ebu’l-Vefa tarikatındanım ve Baba İlyas müridiyim” diye cevap veriyordu.27 Bu cevabıyla o öteki Rum Abdalları gibi Babaî geleneğine mensup olduğunu belirtmek istiyordu. Şu halde Abdalan-ı Rum, siyasi bir hareket olan Babailerin fikri plandaki devamından başka bir şey olmamaktadır. Bu hareket, Osmanlı Beyliğinin teşekkülü sırasında ilk Osmanlı hükümdarları tarafından destek görmüştü. Özellikle Osman ve Orhan Beyler, Geyikli Baba, Abdal Musa, Doğlu Baba, Postinpuş Baba gibi Anadolu Abdalları ile yakın ilişkiler içerisinde idi.    

Aşıkpaşazade’nin verdiği bilgiye göre Bektaşiliğin piri Hacı Bektaş Veli ve kardeşi Menteş Baba İlyas’ın müritlerinden olan Babailerdendir. Aslında her ikisinin de bu isyanda adı geçmekle birlikte kardeşi Menteş’in savaşta şehit düştüğü kendisinin ise savaşa katılmayıp Kırşehir’e Sulucakaraöyük’e geldiği kaydedilir.28 Bilindiği üzere Karaöyük (Sulucakaraöyük) Hacı Bektaş Veli ve Bektaşiliğin ilk tekkesi ve merkezidir. 

Elvan Çelebi’nin menakıbnamesinde ve bazı Osmanlı kroniklerinde adı geçen, Baba İlyas’ın ailesinden olan Muhlis Paşa, Baba İlyas’ın müritlerinden Nure Sufi ve oğlu Karaman’ın, Karamanoğulları Beyliğini kurdukları nakledilmektedir. Nihayet Karamanoğullarının 1273 yılında geçici de olsa Konya’yı Selçuklulardan alıp bir yönetim kurdukları ve Türkçeyi resmi dil ilan ettikleri bilinmektedir. Elvan Çelebi, bu olayın Mevlana’nın vefatıyla aynı tarihte cereyan ettiğini söyleyerek kesin bir ifade ile ortaya koyuyor.29