OSMANLI YAHUDİLERİ



OSMANLI ÜLKESİNDE YAHUDİLER 

http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=280

09 Haziran 2010 Çarşamba

Osmanlı ülkesi, Yahudilerin tarih boyu dünya yüzünde en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur.  XIX. asırda çoğu Avrupa ülkesinde din hürriyetine, hattâ hayat hakkına bile sahip değildiler.

 

Osmanlı Devleti, Bizans’tan fethettiği topraklarda Yahudilerle karşılaştı. Rumca konuşan bu Yahudilere Romanyot denirdi. Zamanla yeni Yahudi grupları Osmanlı vatandaşı oldu. Sultan II. Murad zamanında Fransa’dan tardedilen Yahudiler; 1470’de de Bavyera kralının kovduğu Yahudiler Osmanlı ülkesine sığındı. Sultan II. Bayezid, 1492’de İspanyolların elinden kaçan yüzbin kişilik Yahudi topluluğunu kabul etti. Bunlar başta Selânik, İzmir, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlere yerleştiler. 1660 yılında Polonya ve Ukrayna’daki katliâmdan kurtulan bir grup Yahudi de Osmanlı ülkesine yerleşti.

Bir Osmanlı Yahudi ailesi

YAHUDİ DE ÇEŞİT ÇEŞİT

Aşkenaz (=Almanyalı) adıyla tanınan Doğu Avrupa Yahudileri, İbranî, Slavca ve Almanca karışımı Yidiş konuşur. Sefarad (=İspanyalı) Yahudileri ise, Ladino denilen İbranî-İspanyolca karışımı bir dil konuşur. Arapça konuşan Yemen Yahudileri de ayrı bir sosyal cemaattir. Talmud’u kabul etmeyen iki Yahudi grubunu da unutmamalıdır. Ellerinde farklı bir Tevrat nüshası bulunan Nablüs civarında yaşayan Sâmirîler ile bir kısmı Türk asıllı Hazar kalıntısı Karaylar. Hepsinin inanç ve ibâdetlerinde ufak tefek farklılıklar vardır. Osmanlı ülkesinde hepsinden yaşıyordu ama % 90’ı Sefarad idi. Osmanlı Yahudileri şehirlidir. İstanbul, Selânik, Edirne, Bursa, Kudüs, Safed, Şam, Kahire, Ankara, Tokat ve Amasya gibi şehirlerde yaşardı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul’da kırk bini buluyordu. Dünyanın en büyük Yahudi şehri sayılan Selânik‘te yarıdan fazlaydı.

Antisemitizm takıntısından uzak Osmanlı ülkesi, Yahudilerin tarih boyu dünya yüzünde en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur. XIX. asır Avrupasında, değil amme hizmetine girebilmek, din ve âyin hürriyeti, hattâ hayat hakkından bile mahrum, getto denilen mahallelerde çok kötü şartlarda yaşarlardı. Mal-mülk edinme, tahsil, seyahat, matbaa kurma, gazete çıkarma hakkını hâiz değillerdi. Yahudilerin en serbest olduğu ülkelerden Avusturya‘da Yahudilere şehirlere yerleşme, bazı sanatları icra etme ve Cizvit üniversiteleri dışındaki üniversitelere gidebilme hakkı, biraz da Fransa ihtilâlinin endişesiyle, 1792 tolerans beratı ile tanınmıştı. Bu kısıtlamaları Osmanlılar tasavvur bile edemezdi.

Yahudilikte mâbedlerin hizmetine bakan, dini öğreten, ibâdetleri yöneten hahamlar (kohen/rabi) Hazret-i Hârun soyundandı. Toprakları olmadığı için, maişetlerini diğer kabileler karşılardı. Yetmişler Meclisi (Yeşiva/Sanhedrin) hahambaşının reislik ettiği en yüksek dinî mercidir. Çok eskiden kullanılamayacak kadar eskiyen dinî metinler imhâ edilemediğinden, Yahudi mâbedlerinde knesset adında bir odada saklanırdı. Knesset, Yunanca sinagog (toplanmak) sözünden gelir. Araplar da havralara kenîse der. Türkler, İbrânîce havra demeyi tercih etmiştir. Şimdi İsrail parlamentosuna da knesset deniyor.

Ruhban sınıfı bulunmadığı için, Osmanlı ülkesinde tek hahambaşı yoktu. Irk, eyâlet, hatta şehir orijinine göre ayrılmış her cemaat (kehillah), kendi seçtiği ve merkezden berat verilen hahambaşısına tâbi idi. Her cemaatin kendi hahamı, havrası, mektebi, muallimi, mahkemesi, mezarlığı, hastanesi vardı. Haham, bet-din denilen ruhânî mahkemenin başıydı. Nişan, evlenme, doğum, sünnet, cemaate kabul, cenaze, hayvan kesimi gibi seremonileri yönetirdi. Vergilerin toplanıp hükûmete tesliminden mesuldü.

ETME BULMA DÜNYASI

Öteki gayrimüslim gruplar Yahudileri hep aşağı görürdü. 1865 tarihinde Hahamhâne Nizamnâmesi neşredilerek, statüleri diğer milletlere paralel tanzim olundu. Öyle ki Rumlar “Yazıklar olsun Osmanlıya, bizi Yahudilerle beraber etti. Biz İslâm’ın üstünlüğüne râzı idik!” demiştir. Mamafih bu devirde diğer milletler gibi Avrupa’dan himâye göremediler. 1844‘de 35 milyon 350 bin kişilik Osmanlı nüfusunun 170 bini; nüfusun 20,9 milyon olduğu 1905‘te 256 bini; nüfusun 18,5 milyona düştüğü 1914‘de 187 bini Yahudi’dir. XX. asır başında nüfusun % 1.1 Yahudi idi. Nüfus değişiklikleri, çeşitli toprak kayıpları ve göçler ile alâkalıdır.

Bütün bu müsâmaha ve rahatlığa rağmen, Yahudiler arasında Filistin’de devlet kurmak isteyen bir grup (Siyonist), bu emellerine engel olan Sultan Hamid‘i tahttan indirmek üzere İttihatçılara yardım etti. Yunan isyanı ile Rumlar gözden düşünce, Yahudiler ön plana çıkmayı umarken, Anadolu’nun her yerinde sanat sahibi Ermeniler sermaye birikimleriyle ön sıraya yerleşiverdi. 1915’te Ermeniler sürülünce ekonomi tamamen Yahudi sermayesinin eline geçti. Rivayete göre Ermenileri sürmesi için hükûmeti kışkırtan bunlardı. Nitekim meşhur banker Emanuel Karasu hem Sultan Hamid’e hal kararını tebliğ eden heyetin reisi; hem de tehcir kararını veren Talât Paşa’nın bankeri idi. 1940’larda yıldızı sönen Anadolu Yahudilerinin çoğu, hükümetin antisemitik icraati sebebiyle paralarını ceplerine koyarak 1948’de kurulan İsrail‘e göçtü



MEVLÂNÂ VE MOĞOLLAR

http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=962 

02 Temmuz 2018 Pazartesi

Moğollardan korkuyorsanız, Allah’ı tanımıyorsun demektir. Siz onlara bakınca kâfir görüyorsunuz; ben ise aralarında yüz tane iman sancağı sayıyorum” diyordu Mevlânâ...

Eski zamanlarda Türklerle yakın coğrafyada yaşayan; ama akraba olmayan Moğollar, nüfus ve kültür cihetiyle komşularından çok geride kalmışlardır. Türkler, anavatanları olan bugünki Moğolistan’dan batıya doğru kayınca, Moğollar da güneye kayarak bu toprakları yurt edinmiştir. Kabile halinde yaşadıkları için, devlet kuracak çapta bir hareket olmamış; bir imparatorluk hanedanı çıkaramamışlardır. Ta ki 12. asra kadar…


Beylikten hanlığa

Cengiz (Çingiz), Kıyat adında bir Moğol kabilesindendir. Türkçe de bilmesi, sonraki bazı tarihçileri, Türk olduğu, ailesinin sonradan Moğollaştığı kanaatine sevketmiştir.

Asıl adı Temuçin’dir. Temuçin, babasının öldürdüğü Tatar şefinin adıdır. O zaman böyle isim vermek âdetti. Babası Yesügey, boy beyiydi. Genç yaşta ölünce, Cengiz ve kardeşlerini dirayetli bir kadın olan anneleri büyüttü.

Ailesinin karizması yanında, cesaret ve gücünü de kullanarak etraftaki Moğol kabileleri üzerinde hâkimiyet kurdu. Doğu Moğolistanı’nda han (kral) olarak tanındı. Çingiz adını aldı. Çing, Çince, hükümdar demektir.

Cengiz, sadakat ve liyakata kıymet verirdi. Kurduğu devleti, ileride Cengiz Yasası adı verilecek olan kaidelerle şekillendirdi. Eski Hun ordusunu takliden, her biri 10 bin kişilik tümenlerden müteşekkil muazzam bir ordu kurdu. Çetin muharebelerden sonra Çin’in payitahtı Pekin’i fethetti. Tarihin en güçlü hanedanlarından birini kurdu. Torunları, 17.asra kadar Çin’i idare ettiler.


Moğol Korkusu

Göçebe bir devletin hükümdarının, Türkistan tahtındaki Muhammed Harzemşah’a yazdığı bir mektupta “Oğlum” tabirini kullanması, bu büyük devletin hakanını çileden çıkarttı. Halbuki tarih boyunca göçebeler, büyük medeniyetleri yerle bir etmişlerdi. Otrar valisinin Moğol tüccarlarını öldürtmesi, üstelik Harzemşah’ın bunun için özür ve tazminat isteyen Moğol elçisini, an’aneleri hiçe sayarak katletmesi, sonunu getirdi.

Cengiz, 200 bin kişilik ordusuyla Türkistan’a yürüdü. Gaddarlıkta Cengiz’den aşağı kalmayan Harzemşah yenildi; Türk Hakanlığı çöktü. Moğollar, Türk şehirlerini yerle bir ettiler. Halkını katliama tâbi tuttular. 100 yıllık bu istila neticesi, milyonlarca Türk ve Müslüman öldürüldü. Bu felâketin tarihte bir eşi yoktur. Moğol korkusu, öyle yayılmıştır ki, İbn Esir’in rivayetine göre, bir Moğol, birine bekle geleceğim der; adam korkusundan bir yere ayrılamaz. Moğol bir kılıç bulup gelir ve adamı oracıkta öldürür.

Cengiz 1227’de ölünce, İran’dan Çin’e kadar uzanan imparatorluğu 4 oğlu arasında paylaşıldı. Bunlardan İran’a hâkim olan birinin başında, ilhan denilen vali/hükümdar vardı. O sebeple bunlara İlhanlılar derler. İlhanlılar, Cengiz’in yarıda bıraktığı işi tamamladılar. Torunu Hülagu 1258’de Bağdad’ı yakıp yıktı. Abbasi imparatorluğunu ortadan kaldırdı. 800 binden fazla Müslümanı öldürdü.

Sonra Anadolu’ya yönelen İlhanlılar, 1243’de Kösedağ’da 30 bin kişilik orduyla, 80 bin kişilik orduya sahip Selçukluları mağlup ederek Anadolu’ya çöreklendiler. Zaten çözülmüş olan Selçuklu iktidarı, istilâcılar önünde diz çöktü. Anadolu birliği bozuldu. Eline bir kasaba geçiren, kendini bey ilan etti. Vergilerini muntazaman ödediler. İlhanlılar da onlardan asker almadılar. 1335’te Ebu Said Bahadır Han ölene kadar, Osmanlılar dâhil hepsi Tebriz’deki İlhanlı tacına bağlı kaldılar.


Gazan Han'ın İslâmiyeti kabul edişi

Müslüman Türk Kültürünün Zaferi

Derken tarihte ender rastlanan bir şey oldu. İstilacılar, mağlupların yüksek kültürünün tesiri altına girdi. 3. ilhan Teküder Müslüman olup Ahmed adını aldı. Sonraki ilhanlar yine eski dinlerine döndülerse de, 1295’te 7. ilhan Gazan Han kati olarak Müslüman oldu, Mahmud adını aldı. Gazan Han’ı bir Selçuklu prensesi olan üvey annesi Hüdâbend Hatun yetiştirmişti.

Aralarında Şamandan başka Budist ve Hristiyanların da bulunduğu İlhanlılar, süratle müslümanlaştı. Sarayda Türkçe konuşurken, resmi yazışmalar Farsça yapıldı. İslâmiyete çok hizmet ettiler. Bugün İran ve Anadolu’nun pekçok şehrinde İlhanlılardan kalma camiler, medreseler, imaretler arz-ı endam eder. Erzurum’da Üç Kümbedler, Yâkutiye Medresesi; Sivas’ta Çifte Minareli Medrese; Niğde’de Sungur Bey Câmii, Bünyan Ulu Câmii, Amasya Sabuncuoğlu Dârüşşifası, Sivrihisar Âlemşah Künbedi hep bu cümledendir.

Anadolu halkı, İlhanlıları millî bir hanedan olarak görmemiştir. Tarihçiler, İlhanlıları atlayıp, Osmanlıların tacı, Selçuklulardan devraldığını yazmış; İlhanlıları lüzumundan fazla kötülemiştir. Halbuki İran’da tutunmak, Memlûk ve Altınordu baskısına mukavemet edebilmek için Türkistan’dan milyonlarca Türk’ü beraberinde getirmişlerdi. Böylece Anadolu, Azerbaycan ve Kafkasya’nın Türk yurdu olmasında İlhanlılar mühim rol oynadı.

Moğolların Türkleşmesi/Müslümanlaşması, Türk tarihinin en mühim hâdiselerindendir. Türk/İslâm kültürünün zaferlerindendir. Moğolistan haricindeki bütün Moğollar İslâmlaşmış; Türklerle karışarak Moğolcayı unutmuştur. Türkistan’daki Türklerde görülen çekik göz, işte bu hâdisenin neticesidir.

Gazan Han, Osman Gazi’nin muasırıdır. Sikkelerin üzerinde “kaan el-adil çengiz hannın yarlığı” yazardı. Türkçe ve Moğolca’dan başka, Farsça, Arapça, Sanskritçe, Keşmirce, Tibetçe, Çince ve Yunanca öğrenmişti. Askerlik, iktisat ve inşaat üzerine mütehassıs idi. Hem kahraman, hem de milli ananelere çok bağlıydı. Genç yaşta ölünce, İlhanlılar da çözülmeye yüz tuttu.


Yakutiye Medresesi - Erzurum

Moğol Ajanı

Mevlânâ Celâleddin Rûmî hazretleri, aslen bugün Afganistan’daki Belh şehrindendir. Ailesiyle beraber Anadolu’ya geldiler. İki sene Erzincan’da yaşadıktan sonra Konya’ya yerleştiler. Moğol istilası üzerine Anadolu kargaşaya düşmüştü. Bu hengâmda Mevlânâ, Ehl-i sünnet prensipleri çerçevesinde, Moğollara zıt gitmedi; onlar aleyhine konuşmadı ve konuşturmadı. Böylece Moğol idarecilerinin itimadını kazandı. Onlarla iyi münasebet kurdu. Hatta ileri gelenleri Mevlana’nın sohbetlerine gelmeye başladı. Halk, artık anarşiden bıkmış, istikrar için Moğolların hâkimiyetine razı gelmişti.

Bu yüzden Mevlânâ’nın Moğol zulmüne göz yumduğu, hatta bir Moğol ajanı olduğu iddiası savurulmuştur. Bir zamanlar TV’de pek boy gösteren evlere şenlik bir ilahiyat fakültesi dekanının, Mevlânâ üzerine tez hazırlayan talebeyi, “Bırak şu Moğol casusunu” diyerek evrakını imzalamadan odasından kovduğuna şahid olmuştum.

Anlaşılan odur ki Moğolların Türkistan’ı istilasına şâhid olan Mevlânâ, onlara karşı mücadele etmenin bir fayda vermeyeceğini görmüş; memleketin tahrib edilmesini engellemek istemiştir. Cihâdı devlet yapar. Ferdlerin cihâdı, fitne çıkartmadan emr-i maruf yapmaktır. Mevlânâ da bir ferd ve bir âlim olarak bunu yapmıştır. Güçlü ve gâlip Moğollarla iyi geçinerek halkı ve dini korumuştur.

Manevî fetih

İlhan Keyhatu, Anadolu’yu işgal edip Konya önüne gelince, halk Mevlânâ’ya sığınmıştı. O ise Keyhatu’nun rüyasına girip, “Ey Tatar! Konya’yı işgalden vazgeç!” diye ihtar edince, büyük tesir altında kalan Keyhatu, “Bu sıradan birisi değil. Her şehirde böyle biri bulunsaydı, yenilmezlerdi” diyerek geri çekildi. Moğolların Şam kuşatması sırasında da kerâmet göstererek İslâm askerine yardım ettiği; böylece Moğolların geri çekildiği rivayet olunur. [Tatar, o zaman Moğollar için Batı’da kullanılan bir tabirdir. Şimdiki Tatarlar farklıdır.]

Mevlânâ, İlhanlıları istikbalin iyi müminleri olarak görüyordu. Divan-ı Kebir’de geçen, “Moğollardan korkuyorsanız, Allah’ı tanımıyorsun demektir. Siz onlara bakınca kâfir görüyorsunuz; ben ise aralarında yüz tane iman sancağı sayıyorum” beyiti, bu tavrının hikmetini aksettirir. 25 sene sonra Müslüman olan Gazan Han, bu beyiti, giydiği kaftana altın telleyazdırmıştır.

Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled ve torunu Ârif Çelebi, Gazan Han’ın Tebriz’deki sarayında büyük bir hürmetle karşılanmış; henüz Müslüman olmayan Moğol beylerini büyüleyerek kendilerine hayran bırakmışlardır. Hatta inançlı bir Budist olan İrenci Noyan’a İslâmiyeti üstü kapalı olarak öyle telkin etmiştir ki, Müslüman olmakla kalmamış; Mevlevî tarikatine girmiştir. Bu zâtlar, evliyalığa has incelikle psikolojiye vâkıftır.

Bu gibi hâdiseler, Müslüman Anadolu Türklüğü’nün, muharebede yenemediği müdhiş istilâcı bir düşmanı, manevî sahadafethettiğini gösterir


TÜRKİYE'DE YAHUDİLER VE MASONLAR 
 


https://www.facebook.com/notes/y%C3%BCcel-tanay/kripto-yahudiler-sabetayistlerpakradunilerme%C5%9Fhediler%C3%A7ala-yahudileri-marronolar/10152833792751358/


Yahudiler , dini baskılar sonucu kimliklerini gizleyerek bulundukları ülkelerin inancını görünüşte kabul etmiş gibi görünüp eski inançlarını gizlice sürdürmüşlerdir bunlara; Kripto Yahudiler denir.. 

Türkiye’de Kripto Yahudilere Sabetayist,Ermenistan’da Pakrudiniler,Iranda Meşhediler, Türkistan’da Çala Yahudileri denir.İber yarımadasında İspanya ve Portekizde yarımadadan kovulmamak için Hristiyanlığa geçen fakat gizlice rabinik Yahudiliklerini devam ettiren KriptoYahudilere "Marrano "konverso" veya "Yeni Hristiyanlar denmekteydi.Bizim konumuz yakın coğrafyamız olduğu için diğer Kripto Grupları fazla yer vermedik.Bu konu bir realitedir kesinlikle bir inancı aşağılamak için kullanmadım, Türkiye’de Kripto Yahudilere Sabetayist denir İçlerinden ülkemize faydalı hizmetlerde bulunanlar vardır.Türkiye Kripto Yahudileri SabetayistlerSabetaycılık, 17. yüzyılda İzmir ve çevresinde ortaya çıkan Sabetay Sevi'nin kurucusu olduğu, onu mesih kabul eden mistisizme ve Kabbala'ya dayanan inanç. 1920'lerin başından itibaren Sabetayist kökenli insanların çoğunun sekülerleşmesi ve büyük bir çoğunluğunun geleneklerini yeni kuşaklara aktarmaması nedeniyle Sabetaycılık yok olmaya başlamıştır.Ancak bazı yazar ve araştırmacılar Sabetaycılığın günümüze kadar devam ettiğini iddia etmektedir.Onların da Tanrı inancı tam. Ancak peygamber olarak Sebatay Sevi’yi görüyorlar… Aralarına katilleri almıyorlar. Zina kesinlikle yasak. Yalan şahitlik, birbirini ele vermek iyi karşılanmıyor. Her gün gizlice mezamir okuyorlar. Her ayın doğuşunu izleyip, ay ile güneşin yüz yüze bakmaları için dua ediyorlar. Oğullarını sünnet ediyorlar. Türklerin gözlerini örterek gizlenmek için Müslüman adetlerine dikkat ediyorlar.En önemlisi ise kendi aralarında evleniyorlar, asla bir müslümanla evlilik sözleşmesi yapmıyorlar 

Hepsinin gizli Yahudi adları vardır ve birbirlerine "şalom aleyke" diye yahudi selamı veriyorlar.Ölülerini Türk mezarlığına gömmüyorlar. Gizli mabedleri var ve Mezheplerinin sırrı ancak evlenince kendilerine bildiriliyor

Türkiyede özellikle herkesi Sabetayist İlan eden İsim analızı yaparak Yalçın Küçük gibi benzeri görüşe sahip kimseler yayınladıkları listelerinde sabetayizmle ilgisi olmayan Rize Çayelili Siyasetçi Ali Topuz ve Ordulu Siyasetçi Turan Güneşi bile sabetayist ilan etmişlerdir.Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Üyesi Adnan Akfırat'ın evinde bulunan belgeler arasında yer alan Sabetayistler listesinde saçmalıklarla doludur. Bu listeye göre Türk Siyasetindeki Ünlü sabetayistler Rahşan Ecevit, İsmail Cem,  Şükrü Sina Gürel, Ercan Karakaş, Bülent Tanla, Coşkun Kırca, Kemal Derviş, Cavid Bey, Nuri Conker, Ahmet İsvan, Osman Kibar, Hayrettin ERkmen, Turan Güneş (Turan Güneş : Orduludur Sabetayist değildir), Sebati Ataman, Emre Gönensay, Naim Talu, Salih Bozok, Turhan Kapanli, Mithat Şükrü Bleda, Sümer Oral, Ali Topuz(Ali Topuz:Rİzenin Çayeli ilçesindendir,Sabetayizmle uzaktan yakından ilgisi yoktur )

GAZETECİLER

Güneri Civaoğlu, Cüneyt Arcayürek, Ahmed Emin yalman, Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, Canan Barlas, Altan Öymen, Örsan Öymen, Abdi İpekçi, Nail Güreli, Güngör Mengi, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Sirmen, Aydın Emeç, Çetin Emeç, Ülkü Arman, Sedat Simavi, Erol Simavi, Ali Naci Karacan, Nadir Nadi Abalioğlu, Yunus Nadi Abalioğlu, Ali Gevgilli, Ruhat Mengi 

SANAYİCİ-İŞADAMI  

Nejat Eczacıbaşı, Büyent Eczacıbaşı, Feyyaz Berker, Feyyaz Tokar, Cen Boyner, Ali Koçman, Dinç Bilgin, Can Paker, Ömer Çavuşoğlu, Halil Bezmen, Dilber Ailesi, Rona Yırcali, Selahattin Göktuğ, Fuad Sadıkoğlu, Ferdi Vardarman, Öner Akgerman 

YAZARLAR 

Halide Edip Adıvar, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Muazzez Berkand, Nazım Hikmet Ran, Azra Erhat, Vedat Nedim Tör, Yaşar Nabi Nayır, Cemal Sahir Erozan, Emil Galip Sandalcı, Ali Canip Yöntem

ÜNİVERSİTE 
 

Kemal Gürüz, Kemal Alemdaroğlu(Kemal Alemdar oğlu aslen Trabzonludur Sabetayizmle ilgisi yoktur), Nermin Abadan Unat, Sulhi Dönmezer, Talat Halman, Gündüz Gedikoğlu, Eser Karakaş, H. Veldet Velidedeoğlu, Sıddık Sami Onar, İlhan Arsel

SİNEMA-TİYATRO
 

Haldun Dormen, Hulusi Kentmen, Ayhan Işık, Kenan Işık, Aziz Rutkay, Doğa Rutkay, Aziz Basmacı, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Atilla Dorsay, Haluk Bilginer

TELEVİZYON 
 

Ali Kırca, Reha Muhtar, Ali Baransel, M. Ali Birand, Seher Dilmaç 

EĞLENCE  

Sezen Aksu(Aslen Rize -Pazarlıdır İzmirde doğmuştur sabetayist değildir), Nilüfer, Burak Kut, Neco, Sibel Egemen, Çiğdem Talu, Egemen Bostancı, Murat Arkan, Perran Kutman, Harika Avcı, Ozan Orhon

BÜROKRASİ 

Gazi Erçel, Metin Yalman, Osan Olcay, Osman Kulin, Sadun Terem, Kaya Toperi
 

SERBEST MESLEK  

Cemil İpekçi, Uğur Civelek, Yıldırım Mayruk 

KARİKATÜRİSTLER 

Cemal Nadir Güler, Semih Poroy, Ali Ulvi Ersoy, Altan Erbulak 

ASKERLER 
 

Çevik Bir, Ali Fuad Cebesoy, Amiral Sait Halman, Tuğgeneral Halit Göktuğ, Yarbay Selim Soley, Tümgeneral Ömer Z. Dorman, Kurmay Albay Osmam Köksal, Tümgeneral Sırrı Öktem, General Cahit Tokgöz, General Zeki Soydemir
 

İranda Kripto Yahudilere Meşhedi denir. Meşhedi Yahudileri : Safevi Türk imparatorluğu döneminin sonlarından itibaren artan Şia baskılarına dayanamayan iran yahudileri öncelikle tek bir merkez toplanmış meşhed şehrine sürülmüşlerdir. daha sonra baskılar gittikçe arttıkça buradaki yahudiler şii gibi görünmüşler böylelikle kendilerini gizlemişlerdir. radikal yahudi grupları yahudi gibi görünmeye devam etse de şehir nüfusunun önemli kısmını oluşturan yahudi sayısı , kısa süre çok çok azalmış. buradaki yahudiler Türkiye deki Sabetayistlerin yaptığı gibi kendilerini gizlemişler ve böylelikle yüzlerce yıldır müslüman şii gibi görünüp, özünde yahudi olarak yaşamışlardır. yani özetle meşhedilerin önemli ve etkili bir kısmı yahudidir. meşhedi yahudileri pers toplumunda itibar görmüşlerdir, ülkede çok etkindirler. ülkenin islam devrimi sonrasındaki liderlerinin ve kritik görevdeki kişilerin hep bu gruptan seçildiği bilinmektedir.Yahudilerin İrana sempatı duymalarının nedenin arkasında Dinsel inançları yatar Ezra kitabında, Pars Krallarının Yahudilerin Kudüs'e dönmesine ve Tapınağın tekrar inşa edilmesine izin verdiği yazılıdır; "İsrail Tanrısı'nın buyruğu ve Pers kralları Koreş'in, Darius'un, Artahşasta'nın buyrukları uyarınca tapınağın yapımını bitirdiler der.Bugün yine Meşhediler İran'da yaşamaktadır İran'ın Sebe köyünde yaşan yerli Müslümanlarda Yahudi geleneklerinin uygulandığı gözükür; örneğin kadınlar Cuma günü güneş batmadan mum yakmaktadırlar ( Bu sebeple bu topluluğun bir zamanlar İslam'a geçen İran Yahudileri oldukları dolayısıyla kripto-Yahudi oldukları düşünülür).Diğer Kripto bir Grupta Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı 'Pakradunilerdir. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor. İddianın sahibi, araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederken, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante'yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir.Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin'e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee'yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alır. Sonra onları Fırat'ın ötesine, Güney Ermenistan'a yerleştirir. M.Ö. 700'lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim'e karşı bir sefer açar. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılır. Hıraçya'nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar'ı fazlasıyla memnun eder ve esir aldığı 10 bin Yahudi'nin yarısını Kral Hıraçya'ya hediye eder. Bu esirler arasında İsrailoğulları'nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da vardır. Şampat, kısa zamanda Hıraçya'nın takdirlerine mazhar olur. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükselir. 

ESİRLİKTEN SOYLULUĞA 

M.Ö. l5O'lerde soyunun Hz. Davud'a (as) dayandığını iddia eden ve adı "Pakarad Şampa" olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak'a başvurarak saray hizmetine girebilme talebinde bulunur. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat'ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak'ın en yakın bendeleri mevkiine erişir. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları'na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde eder. M.Ö. 90-36'larda Ermeni krallarına Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenler. 

Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi'yi o da ülkesine götürür. Esirler arasından seçtiği "Aşod" adında bir asil Yahudi'yi özel hizmetine alır. Bu olaylar sonucunda Ermenistan'a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat'ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişirler. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045'e kadar Ermenistan'da saltanat sürmeyi başarır.Pakrudiniler ,Osmanlı imparatorluğuna karşı düzenlenen Türkiyenin Bir kısmında Bağımsız Ermenistan kurmak için Baş rol oynadılar hala varlıklareının devam ettiği bir çok araştırmacı tarafından iddia ediliyor.

ÇALA YAHUDİLER

 Çala, Tacikçe "ne o ne bu" anlamına gelip, 18.yy'ın sonlarında zorla İslam'a geçirilen Buhara Yahudileri için kullanılan bir terimdir. Çala Yahudileri, dışarıya doğru Müslüman olarak görünürken Yahudi geleneklerini gizlice devam ettirdiler. Bu kripto Yahudiler (gizli Yahudiler) bir arada yaşayıp Yahudi muhitlerine komşuydular ve kendi aralarında evliliklerini sürdürdüler. 19.yy'da Çala cemaatleri Semerkand, Hive, Kokand,Margilan ve Şahrisabz'da ortaya çıktılar. Çala Yahudilerinin yerel Müslümanlarla evlenip Yahudi geleneklerinden uzaklaşmaları iki ila üç nesil sürdü.Çalaların Yahudiliğe geri dönmeleri Rusya'nın Orta Asya'yı 1867'de fethetmesiyle başladı. Kokand hanlığı Rus Türkistanı idaresinde birleştirildi, Buhara ve Hive hanlıkları özerk kalmaya ve İslam'dan çıkanlara ölüm cezası uygulamaya devam etti. Sonuç olarak birçok Çala Yahudisi Rus kontrolündeki topraklara yasadışı yollarla göç etti. Rus kanunlarına göre bu göçmenlerin geri gönderilmeleri ve ölüm cezasıyla yüzleşmeleri gerekmekteydi fakat bu kanunun uygulanması sürekli olarak ertelendi. Böylece, Çalalar vatandaş olmamalarına rağmen Rus Türkistanında kalıcı oldular. Bazı Çala Yahudileri imparatorluğa faydalı olabileceklerini göstermek için esnaf loncalarına katıldılar.Çala Yahudileri;Buhara Yahudileri içinden çıkan bir gruptur.Bu grup, Doğu’nun Marranoları olarak değerlendirilmiştir. Çalalar,bir Müslümanın yapması gereken her şeyi yapar görünmüşler, bunun yanında kendievlerinde Yahudi geleneklerini icra etmeye ve ibadetlerini gerçekleştirmeye devametmişlerdir. Genellikle tecrit edilmiş bir topluluk olarak yaşamlarını sürdürmüşler vedaha çok kendi toplum yapısı içinde içe dönük bir yaşam biçimine sahip olmuşlardır. Bu araştırma bir realitiye su yüzüne çıkarmak içindir Gen araştırması değildir.
Hiçbir dini inancı aşağılamak için yapılmamıştır.